26 Eylül 2009 Cumartesi

Eurobasket 2009 Analizi

İspanya'nın fazla zorlanmadan şampiyonluğa ulaştığı, milli takımımız adına buruk sona eren 2009 Avrupa Şampiyonasını geride bıraktık. Milli takımımızın neler yaptığını uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü Türk halkı olarak televizyondan 12 Dev Adam'ın maçlarını takip ettik ve maçlardaki performanslarını hep beraber gördük. Çok iyi başlayan ve mükemmel devam eden turnuva, bizim için 6'lı grubun son maçında Slovenya'ya yenilmemiz ve Yunanistan'la eşleşmemizin ardından hüsranla sonuçlandı.

Çeyrek finalde Yunanistan ile başa baş mücadele etmemize rağmen maçı kaybetmemiz, madalya umudumuzu erken sonlandırdı. Maçın normal süresinde, bitime 37 saniye kala Ömer Onan'ın kaçırdığı üçlük, uzatma periyodunda hakemin Yunanistan leyine verdiği taraflı kararın üçlükle sonuçlanması, Hidayet'in son hücumda amatörce topu kaybetmesi, her şeye rağmen son saniyelerde Ender ile bir kez daha ayağımıza gelen fırsatı değerlendiremememiz bizi madalyadan etti. 2001'den sonra basketbolda madalyaya bu kadar yaklaşmışken ve en önemlisi takım olarak müthiş oynarken, Slovenya'ya son topta kaybetmemiz ve çeyrek finalde Yunanistan'la eşleşmemizin ardından gelen hatalar zincirinin bir anda tüm umutları yok etmesi hepimizi çok üzdü.

Yunanistan mağlubiyetinin ardından oynadığımız klansman maçlarında da, oyuncularımızın aklı hala kaybedilen madalyadaydı zaten. Bu moralsizlikle önce Fransa'ya, ardından Rusya'ya yenildik. Turnuva bittiğinde de şöyle bir durumumuza baktığımızda "nerden nereye" veya "böyle mi olacaktı" dedik hep beraber. Yunanistan'la beraber turnuvanın en iyi basketbolunu oynayan takımken, turnuvayı 8. tamamladık. Çeyrek finalde, hakemin yanında yanlış hücum tercihlerimize de mağlup olduk ama, klansman maçlarında tamamen FIBA'nın maç programına yenik düştük. Yunanistan'a kaybettikten sadece 12 saat sonra Fransa karşısına çıktık. Bizden 24 saat daha fazla dinlenme süresi bulan bir takıma karşı oynamamıza, Fransa'nın maçı kazanması halinde 2010 Dünya Basketbol Şampiyonasına katılma hakkı kazanacağının ekstra motivasyonu eklenince, önce Fransa'ya, arkasından da Rusya'ya mağlup olduk. Bu maçlar önemsenmez ama Avrupa 5.si olmakla Avrupa 8. olmak arasında da önemli bir fark var aslında. 2010 öncesinde ülkemize Avrupa 5.si sıfatıyla dönmek bize prestij bakımından daha çok şey katacaktı.

Sonuç olarak ilk maçından beri madalya diye sayıkladığımız, 2009 Avrupa Şampiyonası'nı trajik bir şekilde 8. olarak noktaladık. Artık en kısa zamanda bu turnuvayı unutmamız ve yaptığımız hatalardan ders çıkarmamız lazım. 4 yıldır beklediğimiz, ülkemizde düzenlenecek olan 2010 Dünya Şampiyonası'nda şampiyonluğa oynayacak bir takım olmak için de radikal kararlar almalıyız.

Öncelikle Türk basketbol seyircisi olarak, Tanjevic'i Fenerbahçe Ülker'deki görevi haricinde eleştirmeyi en azından 1 seneliğine bırakmalıyız. Onun üstündeki baskıyı ve Fenerbahçe Ülker'deki ekstra sorumluluğunu da düşünerek, gerektiğinde ona sahip de çıkmalıyız.

Ardından Tanjevic oyuncu seçimlerinde bazı değişiklikler yapmalı. İlk All-Star olma başarısını gösteren Türk olma ünvanını elinde bulunduran, Avrupa'da Hidayet ile birlikte yüz akımız olan Mehmet Okur'la arasındaki sorunları çözerek başlamalı işe. Gerekirse bu konuda federasyon başkanı Turgay Demirel de devreye girmeli. Mehmet Okur gibi fiziği kuvvetli ve çok yönlü bir uzuna kesinlikle ihtiyacımız var. Onun kadroda bulunması her zaman avantaj bizim için. Takıma yeniden katılması da Hidayet'in yanında diğer oyunculara da ekstra bir motivaston olacaktır ayrıca.

Memo'dan başka Kerem Gönlüm'ün kadroda yer alamaması halinde, Ermal'e yönelilmeli. Tabi gözler Ermal'e çevirilirken, Ermal'in de eski formunu yakalaması lazım. Fizik ve kondisyon olarak toparlanmalı ilk başta. Kendisiyle ilgilenen Efes Pilsen veya Galatasaray Cafe Crown'la anlaşması da, onun adına olumlu olur. BBL yeniden eski performansına kavuşması için önemli bir şans onun için. Kerem Gönlüm'ün 6 aydan aşağı bir ceza almayacağı ve cezası bittiğinde de ciddi şekilde maç eksiği olacağını göz önünde bulundurduğumuzda, büyük ihtimalle Kerem Gönlüm'den yoksun olacağız 2010'da.

Bir diğer pota altı silahımız Kaya Peker'in de kadroda düşünülmesi lazım. Onun gibi yırtıcı ve boyalı alanda etkili olan, aynı zamanda da blok tehditi bulunan bir uzuna her zaman ihtiyacımız var. Gerek hırsı, gerek tecrübesiyle takıma önemli katkı sağlar. Tabi bunun için Efes'te geçen senekine benzer bir performans göstermesi lazım en başta.

En önemli dış tehditlerimizden biri olan ve çok yüzdeli şut atan Serkan Erdoğan'ın da sakatlıklardan uzak bir yıl geçirmesi lazım. Türk Telekom forması altında BBL'ye dönmesine rağmen, sakatlıklar nedeniyle bir türlü form yakalayamamıştı. Onun fizik olarak hazır olması, sabit şutör olarak değerlendirebileceğimiz oyuncu tipine uygun olduğundan, bizim açımızdan son yıllarda sıkıtnı yaşadığımız sıkıntıyı giderebilir.

Aynı şekilde sabit şutör diyebileceğimiz bir başka isim olan, çok yetenekli olmasına karşın, yeteneğini bir türlü tam olarak sergileyemeyen Cenk Akyol'u da yeniden kazanmamız lazım. Dış sayı tehditinin yanında, etkili penetrelerinin de bulunması, bizim için önemli bir artı. Aynı zamanda Cenk Akyol'un takıma dönüşü bench zenginliğimizi de arttırır. O gerçekten çok yetenekli bir oyuncu, yeterki kafa olarak toparlansın ve maçlara konsantre olsun.

Bunlar nedenleriyle beraber Tanjevic'in kadroya dahil etmesi gereken isimlerdi. Tabi bunları kadroya alırken bazı oyunculardan da vazgeçmeli. 2 isim kafadan belli gibi. Bekir Yarangüme ve genç Barış Hersek'in 2010'da kadroda yer almama ihtimali çok kuvvetli. Bu 2 oyuncunun yanında, Tanjevic çok sevdiği 2 uzunun birinden de vazgeçmeli. Semih Erden veya Oğuz Savaş'tan biri, çok üst düzey bir performans göstermemesi halinde kadroya alınmamalı. Mehmet Okur ve Kaya Peker'in kadroya dahil edilmesi halinde, fizik yapısı kuvvetli 2 oyuncumuz olacağından, aynı tip fizik yapısına sahip olan ve tecrübe bakımından bu iki ismin gerisinde kalan Oğuz Savaş'tan vazgeçilmesi isabetli olabilir. Ömer Aşık ve Semih Erden'in aynı anda kadroda bulunması bizim için bir avantaj olacaktır çünkü. Bunun yanında Engin Atsür'ün sezon içinde göstreceği performansa bağlı olarak, Mehmet Yağmur veya Tutku Açık da oyun kurucu pozisyonuna düşünülebilir.

Tanjevic'in oyuncu seçimlerinde yapması gerekenlerden de bahsettik. Oyun sistmemi, rotasyon planlaması, oyunculardan nasıl en iyi şekilde verim alacağı zaten ona kalmış. Ben onu en iyi şekilde başaracağına inanıyorum. Zaten Slovenya maçı ve Yunanistan maçının bazı bölümleri hariç bunu en iyi şekilde de yaptı. Bir diğer önemli unsur da hakemler. Turnuvanın hakemlerinin de 8 yıldır(ülkemizde düzenlenen 2001 Avrupa Şampiyonası da dahil) yaptıklarının aksine adil düdükler çalması lazım. Diğer tüm turnuvalarda olduğu gibi ev sahiplerinin leyine doğru olmayan kararlar vermeseler de olur, yeter ki adil davransınlar, oyuncularımızın emeklerini bir-iki düdükle yok etmeye çalışmasınlar.

Seyirci bakımından kimsenin en ufak bir kaygısı olmasın. Biz Türk seyircisi olarak, öyle Polonyalılar gibi takım öndeyken ve fark atarken destek verip, takım gerideyken susmak yerine, tüm dünyaya 2001'de olduğu gibi rakip takım üzerinde nasıl baskı kurulacağını bir kez daha göstereceğiz ve maç bitene kadar hiç susmayacağız. Nowitzki gibi kritik anlarda eli hiç titrmeyen ve isabet oranı hiç bozulmayan bir oyuncuya, tüm konsantrasyonunu bozarak 6/13 serbest atış attıran bir seyirci topluluğu olduğumuzu unutmamalıyız, unutturmamalıyız.

2010 Avrupa Şampiyonası'na kadar oyuncularımıza, Tanjevic'e ve yoğun bir çalışma temposu içinde olan federasyon başkanı Turgay Demirel'e sahip çıkmalıyız. Başarı için önce bunun gerektiğinin bilincine varılmalı.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Görünmez Adam Josue



10 tane futbol severe Wolfsburg'un geçtiğimiz sezonki şampiyonluğunda en büyük pay sahibi oyuncu kim diye sorsanız, 5'i gol kralı Grafite, 4'ü onu takip eden Edin Dzeko ve 1'i de Misimovic der herhalde. Yani bu tam doğru olmayabilir ama hemen hemen görüşler bu şekilde olur. Bu görüşler yanlış değil kesinlikle. Sonuçta toplamda 54 gol atmayı başaran bir ikili ve bu ikiliyi besleyen bir oyuncudan bahsediyoruz. Ancak çok önemli bir ismi de atlıyoruz. Bu 3 isim ve teknik direktör Felix Magath dışında Wolfsburg'un bu başarısında başka bir ismin de çok büyük emeği var. Bu kaleci Benaglio da değil. Düz mantıkla bir kaleci takımının şampiyonluğunda önemli roy oynayabilir, Benaglio da oynadı evet ama ondan başka biri var.


Bu kişi Josué Anunciado de Oliveira, yani bilinen adıyla Josue. 3 yıldır Wolfsburg'da oynayan ve geçtiğimiz sezonun başında kaptanlığa getirilen Brezilyalı bir ön libero. Sao Paulo'dan, Brezilya Milli Takımı'yla Copa Amerika maçlarındaki başarılı futbolu nedeniyle Wolfsburg'a transfer oldu zamanında. Günümüz futbolunda "iyi bir ön libero" tanımına aynen uyan bir oyuncu. Bir ön liberoda olması gereken her türlü özelliğe sahip. Bunun yanında liderlik özelliklerine de sahip ki takımına kaptan olması uygun görülmüş.


Wolfsburg gibi savunma hattını önde kurup, açık futbol oynayan bir takımda, orta sahanın defansif açıdan göstereceği performans hayati bir önem taşır. Ava giderken avlanma riskiniz vardır çünkü. İşte Wolfsburg'da takım çok adamla hücum ederken, hücumdaki tüm oyuncuların biraz gerisinde emliyet sübabı olarak kalan ve kontr-atakları yerinde müdahaleleriyle engelleyen, engellemeye çalışan isim Josue'dir. Defansif açıdan rakibi bozan bir oyuncu olmasının yanında hücumda da takımın atak başlatan pasları ondan gelir.(Ataklara destek vererek attığı süpriz goller de vardır ayrıca). Takımın kapanması gerektiği anlarda da, zaman zaman stoperlerin arasına girerek, yetersiz fiziğine(1.69 boy) rağmen savunmaya da destek verir. Her şeyden önemlisi de, maça inanılmaz derecede konsantredir.

Bu kadar işi bir arada yapması için de çok fazla efor sarfetmesi gerekir tabiki. İşte Josue'nin çok fazla efor sarfettiğinin kanıtı da her maç takımınn ve çoğu zaman da sahanın en çok koşan ismi olmasıdır. Sakatlanmadığı takdirde de her maç 90 dakikayı tamamlar. Nefes bakımından sorun yaşamamaktadır. Bu enerjisini zamanında yaptığı kondisyon ve fizik ağırlıklı antremanlara borçludur. Ve tabi ki Güney Amerikalı olmasına.


Bu sene yine aynı sistem ve formasyon ile devam eden Wolfsburg, şampiyon kadronun üstüne Karim Ziani ve Obafemi Martins gibi iki önemli transfer yaptı. Fakat nedendir bilinmez, işler Wolfsburg için bu sene pek iyi gitmedi. Ummadık puanlar kaybettiler, haddinden fazla gol yediler. Ancak gelen gollerin büyük çoğunluğu rakibin organize ataklarıyla karışık Wolfsburg'un savunmadaki uyumsuzluğundan. Kontr-ataktan yenilen gol sayısı 1 veya 2 yani. Bu da Wolfsburg'un defansif açıdan bu kadar kötü olduğu bir senede, Josue'nin yine de performansından bir şey kaybetmediğinin göst
ergesi aslında.

Maçın başında kaptan olarak kale-top sçeimlerinde ve maç içinde kameranın başarılı bir müdahalesinden sonra anca 1-2 kere göstermesiyle gördüğümüz bir oyuncu Josue. Halbuki "görünmez adam" olarak o kadar çok katkı sağlıyor ki takımına.


Schalke ile Veltins Arena'da oynadıkları ve deplasmanda 2-1 kazandıkları maçı ele alalım. Wolfsburg üst üste aldığı galibiyetlerin ardından morallenmiş ve iyi top oynuyor Schalke karşısında. Maçı da Dzeko'nun golleriyle 2-1 kazanıyorlar. Spiker maçın son anlarında top hangi Wolfsburglu'nun ayağına gelse, onun maçtaki performansını bir cümleyle anlatıyor. Dzeko golleri attı, Grafite etkisizdi, Misimovic çabaladı, Madlung ile Barzagli hatasız oynadı derken top Josue'nin ayağına geldi. Josue geriye doğru pasını attı ama spiker bu sürede onun hakkında söyleyecek bir şey bulamadı. Çünkü göze batan herhangi bir heraketi yoktu. Ama aslında Wolfsburg'un rakip kaleye yüklendiği anlarda kal
esinde gol görmemesinin en büyük sebebi, yani golü bulmadan kalesinde gol görmemesinin en büyük sebebi oydu. 2. golde atağı başlatan pasta ondan gelmişti. Maçın bitimine saniyeler kala, top bir kez daha Josue'nin ayağına geldiğinde, spiker hazırlıklı bir şekilde 12 küsür kilometre koştuğunu söyledi bu kez. O zaman Josue'nin performansı hakkında net bir kanıya varabildim ve iyi oynadığını anladım.


İşte böyle bir oyuncu Josue. Maç içinde gözünüze batmaz, hatta maçın başlarını kaçırmışsanız Wolfsburg'un 11'inde olup olmadığını anlamazsınız top ayağına gelene kadar. Ama o görünmeyen katkılarıyla ve sarfettiği eforla Wolfsburg'un buralarda olmasının en büyük pay sahiplerinden. Mentalitesi hücuma dayalı olan bir takıma da cuk diye oturmuş bir oyuncu. Bu başarılı performansının karşılığını da, takımındaki 2. senesinde kaptanlığa getirilerek ve Brezilya gibi oynadığı pozisyonda birbirinden önemli isimler bulunduran bir milli takımın, 25 kez formasını giyerek aldı. Yaşı 30'u buldu, ancak her geçen sene oyunun üstüne koyuyor. O saha içinde görünmüyor belki ama, bir ön liberonun takımının başarısında nasıl önemli bir rol oynayacağını en iyi şekilde gösteriyor aslında bizlere.


6 Eylül 2009 Pazar

Ne oldu bu Fransa'ya?



Fransa, Dünya Kupası eleme grubunda iddiası kalmayan Romanya'yla sahasında 1-1 berabere kaldı. Fransa'nı gol sorunu bu maçta da devam etmiş gibi gözüküyor ki, tatsız tuzsuz, pozisyon bakımından kıt bir maç olmuş. Henry, Gignac, Benzema, Anelka gibi bir sürü gol silahları var, orta sahalarında Ribery, Malouda gibi yaratıcı oyuncuları var ancak ortada Romanya'ya atılmış tek bir gol var. Bu işe akıl mantık ermiyor. Hani kötü oynarsın, zorlanırsın falan anlarım da, bu kadar yetenekli oyuncun varken bir şekilde sonuca gidersin. Seyircinin önünde hem kötü oynuyorsun, hem de grupta iddiası kalmayan bir takımı yenemiyorsun.

Domenech bu takıma çok zarar veriyor. Göze hiç hoş gelmeyen, orta alan futbolu oynatmaya çalışıyor. Golü bulsa San Marino'ya karşı bile üstüne yatacak hani. Bu maçta onu bile yapmayı başaramamışlar. Hücum futbolu oynasalar orta sahayı dengeleyecek, o yükü çekecek bir sürü oyuncuları var. Lassana Diarra ve Toulalan gibi çok formda iki isim özellikle. Bu kadar iyi hücumcun varken savunmaya kimi koyarsan koy yediğinin fazlasını atman gerek. Ama ilginçtir Fransa bu kadar gol silahıyla gol atamıyor.

Grupta Sırbistan'ın 4 puan arkasındalar. Yani büyük bir süpriz olmazsa Play-Off oynayacaklar. Onu bile geçip geçmeyecekleri şüpheli hani. Rusya, Hırvatistan gibi ters takımlarla eşleşirlerse elenebilirler de.

Fransa'nın bu gol sıkıntısını en kısa sürede aşması gerekiyor. Bunun için de Domenech taktik anlayışını değiştirmeli. Ben hiç sanmıyorum ama değiştireceğini. Aynı şekilde devam edip Fransa'ya zarar vermeyi sürdürürecektir. Anca bir şekilde Dünya Kupası'na katılacak, gruptan bir şekilde çıkacak, çeyrek finalde falan elenecek te Domenech kovulacak. Fransa Futbol Federasyonu, Domenech'e EURO 2008 sonrası kapıyı göstermemekle hata etti.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Artık Gözler Bosna Maçında: 4-2



Estonya'yı 4-2 gibi pek iç açıcı olmayan bir skorla mağlup ettik. 3 tane arka arkaya gelen hatayla yediğimiz bir gol ve 2-1 öne geçtikten sonra savunmamız uyurken yediğimiz bir gol var ki, evlere şenlik. Takımda kazanma hırsı var ama, bu bir gerçek. Ancak çok önemlizaaflarımız var. Estonya gibi bir takıma karşı bile pozisyonlar verdik. Bu çok düşündürücü bir durum. Bosna gibi kontr-atak futbolunu benimsemiş, çabuk ve organize hücuma çıkan bir takıma karşı çok daha fazla zorlanabiliriz, zorlanacağız gibi de gözüküyor.

Genel olarak oynanan oyuna baktığımızda yüzümüz gülüyor. Ancak rakibin de bizim kalitemizin çok altında olduğunu unutmamak gerek. Dirençli bir takımlar, iyi savunma yapıyorlar ama hiç yetenekli oyuncuları yok ve hücum konusunda da başarılı değiller. Bu nedenle topun sürekli bizim ayağımızda olması süpriz değil. Rakip kapandığın da zaman zaman tıkandık. Neyseki yetenekli oyuncularımız sahneye çıktı.

Arda tek kelime ile muhteşemdi. İkinci golde yaptığı asist, rakibin sağ kanadını yıpratması, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, attığı golde pozisyon alışı... Tuncay'ın da Arda'dan aşağı kalır bir yanı yoktu. Sorumluluk aldı, topu hep ayağında tuttu, pas dağıtımı yaptı... Attığı goller de çok şıktı. Biraz da top tekniğini geliştirebilse... Zeminin kötülüğüyle Tuncay'ın top tekniğinin vasatlığı birleşince takım zaman zaman zor analr yaşadı hücumda.

Emre de iyi bir performans gösterdi. Çok hareketliydi maç boyunca. Bir de kapanan rakibi tek başına aşmaya çalışmasaydı keşke... Hamit ve Gökhan Gönül hafif sakat olarak oynamalarına rağmen gayet iyiydiler. Rakibin sürekli Gökhan'ın kanadından gelmesi onu yıprattı tabi haliyle. Ama müdahalelerde ve hücumdaki bindirmelerde çoğu zaman başarılıydı. Hamit de orta saha iel savunma arasındaki bağlantıyı çok iyi kurdu. takımı hücuma iyi çıkardı.

Gökhan Zan'ı kaybetmemiz kötü oldu. Bu durumun tek sorumlusu Fatih Terim'dir bana göre. Öyle aman aman bir rakibe karşı oynamamamıza rağmen sakat olan oyuncuyu riske attı ve sonuç olarak durumu daha kötüye gitti. Maça sonradan oyuna giren Önder'le başlasa çok mu farklı olurdu sanki? Gereksiz işler... Bosna maçında Zan'ı çok arayabiliriz.

Gelelim takımın zaaflarına. Kanatlardan gelen ortalarda müthiş derecede zorlanıyoruz, haddinden fazla kademe hatası yapıyoruz. Zeminin kötü olmasından da kaynaklanıyor olabilir büyük ölçüde ama; orta sahanın göbeğindeki oyuncularımız ile defans hattındaki oyuncularımız çok sayıda pozisyon hatası yapıyor. İlk gol tamamen bunun yüzünden yendi mesela. Hamit'in hatasıyla başladı, Gökhan Gönül rakibin ekmeğine yağ sürdü ve son olarak Gökhan Zan adamını kaçırdı. Bunların en azından birazını aşmamız gerekiyor. Yoksa Bosna karşısında sürekli olarak kalemizde pozisyon görebiliriz. Volkan'a çok iş düşebilir bu yüzden de.

Her şeye rağmen, zayıf bir rakibe karşı da olsa, güzel bir oyunla maçta geri dönüş yapmak güzel. Arda ve Tuncay'ın performansı mükemmel. Bosna maçında da aynı şekilde oynarlarsa müthiş olur. Orta sahada Emre ve Hamit yine önemli bir görev üstlenecekler. Orta sahamızın gününde olmasının ve forvet(ler)imizin yakaladıkları pozisyonları gole çevirmesinin Bosna maçını kazanmak için yeterli oalcağını düşünüyorum. Savunma hatalarını hücum gücümüzle telafi edebiliriz.

Umarım şu maçı kazanıp iddiamızı herkese gösteririz. Bosna galibiyetiyle beraber gerisi de gelir zaten.

12 Dev Adam Polonya'da


Pazartesi başlayacak olan 2009 Avrupa Şampiyonası için A milli basketbol takımımız Polonya'ya gitti. 12 kişilik kadromuzda şu isimler bulunuyor:

Barış Hersek (Banvit), Engin Atsür (Beşiktaş Cola Turka), Ender Arslan, Kerem Tunçeri, Sinan Güler (Efes Pilsen), Oğuz Savaş, Ömer Faruk Aşık, Ömer Onan, Semih Erden (Fenerbahçe Ülker), Ersan İlyasova (Milwaukee Bucks), Hidayet Türkoğlu (Toronto Raptors), Bekir Yarangüme (Türk Telekom).

Daha önce deneme sürecinde Cevher Özer, Cemal Nalga, Ümit Sonkol ve Evren Büker koç Tanjevic tarafından performansları yetersiz görüldüğü için kadrodan çıkarılmıştı. Kerem Gönlüm de doping yaptığı gerekçesiyle mecburiyetten çıkarılmıştı. Tanjevic son olarak da 13 kişilik kadrodan, Fatih Solak'ı çıkartarak kadroyu 12'ye indirdi.

Turnuvanın favorilerine göre biraz aşağı bir kadromuz olsa da, çeyrek final ve hatta oyuncularımızın maksimum performans göstermesi halinde yarı finale kadar çıkabilecek bir kadromuz var. Ama tabi Tanjevic'in oyuncu seçimleri çok büyük önem taşıyacak. Ne zaman hangi oyuncuyu sahada tutması gerektiğini iyi bilmeli. Yoksa oyuncularımızın ellerinden geleni yapacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Pazartesi Litvanya maçı ile gruptaki açılışı yapıyoruz. Çok güçlü bir rakibimiz var ve açık konuşmak gerekirse kadroları bizden daha kaliteli. Turnuvanın favorisi İspanya'yı da hazırlık maçında 94-72 gibi bir skorla yendiler. İşimiz çok zor yani. Bu maçı kaybetsek de gruptan çıkma şansımız yüksek olacak ama. Gruptaki diğer iki takım Bulgaristan ve Polonya bizim gücümüzde değil. Bu 2 takımı yenersek Litvanya'nın arkasından gruptan 2. olarak çıkarız. Tabi bu demek değil Litvanya maçını boşverelim. Güçlü bir rakibi yenerek turnuvaya başlamak müthiş bir moral olur takıma.

Benim tahminim şu şekilde; Litvanya 3'te 3 yaparak gruptan 1. çıkar, biz sadece Litvanya'ya kaybederiz ve 2. çıkarız, Polonya bir tek Bulgaristan'ı yener ve çıkamaz, Bulgaristan 0 çeker. İlerisi içinse bir tahmin yapmak doğru olmaz şu an.

Hayırlısı olsun bakalım. 12 DevAdama başarılar. Umarım yüzümüzü güldürürler bu turnuvada.

4 Eylül 2009 Cuma

Bruce Bowen (Sonunda) Emekli Oldu



San Antonio'nun 38 yaşındaki tecrübeli forveti Bruce Bowen, yeni sezon öncesinde aktif basketbol yaşantısına son noktayı koyduğunu açıkladı. Bana göre 1 sezon geç verilen bir karar oldu bu. Geçtiğimiz sezon fizik olarak çok yetersizdi, nitekim Spurs hiç verim alamadı ondan. Kısa forvet mevkiine de Richard Jefferson gibi önemli bir oyuncuyla zaten Spurs. Bu da Bowen'a takımda yer olmadığını açıkça gösterdi ve o da fazla uzatmadı.

Allah için iyi bir basketbolcuydu. San Antonio'nun şampiyonluklarında savunmasıyla ve set hücumlarındaki dış şutlarıyla önemli katkılar yaptı. Duncan, Parker ve Ginobili gibi isimlerin arkasında kalsa da, bir bakıma o takımının gizli kahramanıydı. En kritik anda yapacağı iyi bir savunmayla maçı takımına getirecek bir oyuncuydu. Oynadığı takımlarda hep aynı rolü üstlendiği için kariyer ortalamalrı da hep birbirine çok yakın oldu. Ama San Antonio'nun 2004 yılındaki şampiyonluğunda performansının tavan yaptığını söyleyebilirim.

Kariyeri için güzel şeyler söyledik ama kişiliği için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Sportmen basketbolcu yakıştırmasına en uzak basketbolcular arasındaydı NBA'de. Şut atan oyuncunun altına ayak sokmalar, elinde top olan oyuncuyu savunurken kasıtlı olarak gözünü kapamalar, hızlı hücuma çıkan rakip takım oyuncusunu yapıalbilecek en sert faullerle durdurmalar, kendisinden top çalan veya kendisine blok yapan oyuncuyu kasatlı olarak sakatlamaya çalışmalar... Sabıka listesi bir hayli kabarık.

San Antonio taraftarı dışında da hiç kisme tarafından sevilmeyen bir oyuncudur. Çoğu kişinin aklında yaptığı olumlu hareketlerle değil, çirkefliğiyle kalacaktır. NBA'de her kısa forvetin de "inşallah bu adam beni savunmaz" dediği bir isimdir. İyi savunmasının yanında çirkefliğinin de etkisi büyüktür bunda.

Uzun lafın kısası Bowen doğru olanı yaptı ve gecikmeli de olsa basketbol kariyerine noktayı koydu. İyi yönleri olduğu kadar da kötü yönleri vardı dediğim gibi. Ben şahsen bırakmasına sevindim. Maç içinde oynayacağı 4-5 dakikada bile çok önemli bir oyuncuyu sakatlayacak potansiyale sahip çünkü. Benim de aklımda çoğu kişi gibi başarılarıyla değil, "çirkef Bowen" olarak kalacak. Kendisinin antrenör olarak da görmek istemem. Kariyeri boyunca ailesine ayıramadığı zamanı ayırsın, evinin geniş bahçesinde bahçe işleriyle falan uğraşsın ama basketboldan uzak dursun.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Fluminense'ye Hoca Dayanmıyor




Brezilya'nın en köklü takımlarından biri Fluminense. Avrupa'ya genç yeteneklerini gönderen önemli bir takım. Ancak şu anda batakta. 38 haftalık Brezilya Ligi'nin 22. haftasında, 3 galibiyet, 7 beraberlik, 12 mağlubiyet ile 20 takım arasında 20. sırada, yani ligin dibindeler. Ayrıca Roberto Carlos'un sezon öncesi bu takıma transferi gündemdeydi. Carlos derin bir "oh" çekiyordur şimdi.



Eski Jamaika milli takım teknik direktörü, bir dönem Brezilya Ligi'nde de çalışmış olan Rene Simoes başladılar sezona. Beklenmedik şekilde alınan kötü sonuçlar ve başlayan panikten, dünyaca ünlü teknik adam Parreira'yı getirerek kurtulacaklarını düşündüler. Taraftar da bu ismin başa geçmesiyle birlikte heyecanlandı ve bir güven geldi. Ancak işler yine istenildiği gibi gitmedi. Hem alınan kötü sonuçlar, hem de Parreira'nın Fluminense yönetimiyle sorunlar yaşaması, görevi bırakmasına neden oldu.




Takımın sezon başından beri göreve getirdiği 3. teknik direktör olan tecrübesiz Vinicius Eutropia ise sadece 4 maç takımın başında kalabildi. Neyseki bu genç yaşında, önünde uzun seneler varken, çok kötü bir deneyim yaşamaktan kurtuldu. Takım 4 maçın 4'ünü de kaybedince, ona da yol göründü.



Fluminense yönetimi süpriz bir şekilde 4. hoca tercihini, 2007-2008 sezonunda takımı çalıştıran Renato Portaluppi'den yana kullandı. Plak başa sardı yani. Fluminense ile yollarını ayrıdıktan sonra Vasco de Gama'nın başına geçen Portaluppi, bu takımdan aldığı istikrarsınz onuçlar nedeniyle kovulmuştu. Fluminense'de daha önce çalıştığı için takımı tanıdığından, onu takımı bu zor durumdan kurtarabilecek kişi olarak gören Fluminense yönetimi 4. kez yanıldı. Portaluppi 2 ay dayanabildi, takımı aldığı şekilde bıraktı. 2. Portaluppi dönemi de ilaç olmadı Fluminense'ye.




Son olarak da hoca değişikliklerinden bıkıp usanan taraftara yapılan açıklamada, Flamengo tarafından kovulan Cuca'nın takımın başına getirildiği söylendi. Taraftarın takım hakkında kalan azıcık umudu da tükenme noktasına geldi böylece. Cuca'nın iç açıcı bir kariyeri olduğu açıkça ortada. Fluminense cephesinde artık karamsarlık hakim. Haksız da değiller tabi, her maç bu zor durumda bile stadın büyük bölümünü dolduran taraftar, bunu hiç ama hiç hak etmiyor. Onların yıllardır gözü ne şampiyonlukta, ne de kupada. Sadece sahada savaşan ve mücadele eden bir takım hayal ediyorlar.


Fluminse'ye dayanarak bir genelleme yapalım; Brezilya Ligi'nde henüz sezon ortasında 29 kez teknik direktör değişikliği yaşandı. Kuşkusuz bunda 5 teknik direktörle Fluminense'nin payı büyük. Bu istatistikle ligimizi de geride bırakıp, bizlere "Vay be, bizden de kötüleri varmış demek" dedirttiler. Bu bakımdan onlara minnettarız.





Yazımızı da, inşallah Cuca kendisini kanıtlar, Fluminense'yi ligde tutar ve bizler de böylesine köklü bir kulübün 2. lige düşüşüne tanık olmayız, diyerek ufak bir dua ve sahte bir umutla bitirelim.

Denizlispor ve Başarısız Yönetimi




Bu Denizlispor yönetimini anlayabilmek gerçekten mümkün değil. Sezona Erhan Altın gibi, sezon öncesinde aldığı tüm takımlarla başarısız olmuş bir hocayla başlıyorsun. Üste üste başarısız sonuçlar gelince daha 4. haftadan adamı kovuyorsun. E peki sen bu ihtimali göze almadan niye bu adamı başa getiriyorsun? Son 4-5 yıldır takımın hali ortada. Sezon başlangıçları, devreye kadar gidişat, hoca değişikleri vs... Durum içler acısı. Peki taraftarın günahı ne? Onların da Bursa gibi, Eskişehir gibi, Kayseri gibi ilk 6'ya oynayan bir takım görmeye hakları yok mu? Yazık... Başkan Ali İpek, kulübü her bakımdan idare edememekteki başarısızlığını, kulübün ekonomik durumunu gündeme getirerek örtbas etmeye çalışıyor bir de. İlk 4 hafta sonunda, sezon öncesinde düşmesine kesin gözüyle bakılan Diyarbakır 4. sırada. Senin bütçenle bu takımın bütçesi arasında çok mu büyük fark var? Fazlan bile var hatta. Adamlar krizin içinde 1. lige yükseldiler, üstüne daha da borca girip risk aldılar, transfer yaptılar. Ama senin gibi ucuz olan vasat oyuncuyu hemen kapayım diye değil, ihtiyaç duyulan mevkilere, ucuz maliyetli futbolcularla nokta transferler yaptılar. Bu transfer başarısı yönetim&teknik kadro uyumunundan kaynaklanmaktadır. Görün de bir şeyler kapın sayın İpek.



Bu arada şu an Erhan Altın'dan boşalan teknik direktörlüğe, ligimizin meşhur hocalarından Nurullah Sağlam'ın getirildiğini görüyorum. Şimdi ne olacak? Nurullah Sağlam da uzun vadede bel bağlanacak bir hoca değil. Ama gittiği takımlara bir ivme kattığı da ortada. Çalıştırdığı takımlarla ilk 10 hafta maçlarını hep çok iyi oynar Nurullah Sağlam. Bunun en basit örneği geçtiğimiz sezon Gaziantep'le sezonun ilk 10 haftasında aldığı sonuçlar. Ancak bu güzel başlangıçların ardından, özellikle ligin ikinci devresinin başlarında, yetersiz kadro nedeniyle alınacak olası kötü sonuçlarla üstünde oluşacağı baskıya dayanabilecek bir karaktere sahip değil. Yine bunu Antep'te gördük geçen sene. Üst üste gelen başarısız sonuçların ardından, hem psikolojik olarak üstünde oluşan baskıya, hem de yönetimin kendisine yüklenmesine dayanamadı ve istifayı bastı. Aynısının Denizli'yle de olmayacağı ne malum? Denizlispor yönetimi madem Nurullah Sağlam'ı getirme kararı aldı, bunu sezon başında yapsaydı ya. Erhan Altın gelmeden Nurullah Sağlam boştaydı. O zaman niye görüşmek akıllarına gelmedi acaba? Bu da yönetimin bir başka başarısızlığıdır.



Bahanelerin arkasına sığınmaktan vazgeçin artık sayın İpek. Bu sene geride kalan 4 seneye benzemez. Siz güç kaybederken hemen hemen her Anadolu takımı güçlendi. Öyle son 5 hafta 3 maç alayım da ligde kalayım falan diye hesap yapma şansınız olmayabilir. Bir devrildim mi tam devrilirsiniz, soluğu Bank Asya'da alırsınız. Koltuğunuzu da başkalarına kaptırırsınız. Allah size akıl fikir, az da olsa umudu olan Denizli taraftarına da sabır versin.

Ricky Rubio Barcelona'da




Son zamanlarda tartışmasız Avrupa basketbolunun yetiştirdiği en büyük yetenek olan Ricky Rubio, kariyeri hakkındaki belirsizliğe son noktayı koydu ve 4.2 milyon Euro gibi basketbol için rekor bir ücrete Regal Barcelona'ya transfer oldu. Minnesota Timberwolves tarafından 5. sıradan draft edilmesine rağmen, kendisi için NBA'in henüz erken olduğunu ve kariyerine Avrupa'da devam etmek istediğini açıklamıştı.

Barcelona kendisini 1-2 sene içinde daha da geliştirmesi için Rubio adına önemli bir şans. Hedefleri büyük olan bir takım. Rubio'ya da genç yaşına rağmen bir hayli sorumluluk yükleyecekler. Daha çok sorumluluk almayı öğrenip, takımını sırtlayacak bir oyuncu haline gelmesi gerek. NBA'de bu sorumluluk duygusuna ihtiyacı olacak çünkü.

Barcelona şehri de onun için ayrı bir avantaj. Joventut'tan bir başka Katalan şehrine geldi. Katalan taraftarlar ona kral muamelesi yapacaktır. Rubio için bu ayrı bir motivasyon olacak. Takımın her maçında salonu dolduran Barcelona seyircisi, onu takımının her maçını dolduran NBA seyircisine hazırlayacak bir nevi.

Son olarak da, takımda ona yardımcı olacak, onu rahatlatacak ve oyununu geliştirmesine yardım edecek önemli isimler var. Lakovic gibi Avrupa'nın en önemli guardlarından biriyle beraber oynayacak. Kuşkusuz Lakovic tecrübesiyle ona çok şey katacak. Avrupa basketbolunun en değerli oyuncularından Navarro da onun takım arkadaşlarından olacak. Aynı ülkenin vatandaşı olmaları, İspanya Milli Takımı'nda da beraber oynamaları ve Navarro'nun NBA görmüş bir oyuncu olması çok bir önemli artı. Yine bir başka tecrübeli oyuncu Basile ile yan yana oynayacak. Basile de uzun soluklu kariyerindeki tecrübelerini Rubio'yla paylaşacak.

Umarım Ricky Rubio bu transfer bedelinin hakkını verip, takım yapısını çok beğendiğim Barcelona ile önemli başarılar kazanır da biz de bu oyuncuyu hazır bir şekilde NBA'de izlemenin vereceği inanılmaz zevki tadarız.

Onun yeteneğini bir video'yla anlatmak pek doğru olmaza ama;

http://www.youtube.com/watch?v=Y2Pv5fHzP5Y

İzlemenizde fayda var.

Ankaraspor: 0 - Frank Rijkaard: 2




Galatasaray, Turkcell Süper Lig'in 4. haftasında zorlu Ankaraspor deplasmanında. Dakikalar 60'ı gösteriyor ve henüz gol yok. Rakibin direnci yüksek, iyi kapanıyor. Elano sahada, Aydın ve Kewell kulübede. Elano orta sahanın göbeğinde oyun kurucu görevini üstleniyor, ancak sahada var m ıyok mu belli değil. Arda uzun süre sonra asıl mevkisi olan sol açığa geçmiş, onun performansı da vasat... Maçı izlediğim Cafe'dekiler isyanda, Kewell'ı, Aydın'ı oyuna istiyor.

Ve 60. dakikayı geride bırakmadan Rijkaard'dan oyuna müdahale geliyor. Takımın en kötüsü Elano çıkıyor, Kewell giriyor. Arda, sezon başından beri benimsediği yer olan forvet arkasına, Kewell da Arda'dan boşalan sol açığa geçiyor. Formsuzluğunu bu maçtada sürdüren, Ankaraspor savunmasının arasında kaybolan Baros da çıkıyor, Cimbom'un bir başka gol silahı Nonda giriyor. Bu değişikliklerin ardından Aslan yavaş yavaş kükremeye başlıyor. Pozisyonlara giriyor, ancak sonuç alamıyor. Derken Rijkaard son kozunu da kullanıyor ve Aydın'ı günün en başarılı ismi Keita'yla değiştiriyor. Aydın'ın girmesiyle Galatasaray kanatlardan daha etkili gelmeye başlıyor.

Çok geçmeden gol de geliyor. Rijkaard'ın özel olarak ilgilendiği duran top organizasyonlarından Cimbom golü buluyor. Arda kesiyor, Kewell ön direkte çok iyi yükseliyor ve kafayı vuruyor. Ankaraspor'un gelen bu golle direnci kırılıyor. Galatasaray topu ayağında tutarak rakibine oynama imkanı vermiyor. Arda forvet arkasında, Aydın sağ açıkta döktürüyor... 83. dakikada, açık vermeye başlayan Ankara defansının arasından Aydın müthiş bir pas atıyor ve sağ çaprazdan içeri hareketlenen Nonda düzgün bir vuruşla golü yapıyor. Galatasaray işi tamamen bitiriyor.

Hakem maçın bitiş düdüğünü çalıyor. Maçın sonucu: Ankaraspor: 0 - Frank Rijkaard: 2.


Rijkaard ne yaptı da övgü aldı?
Kötü gününde olan Elano'yu çıkardı, Kewell'ı sol açık olarak sahaya sürdü, Arda'yı forvet arkasına çekti. Etkisiz olan Baros'un yerine Nonda'yı diri bir forvet olarak oyuna aldı. Maçın en istekli, en hareketli oyuncusu Keita'nın yerine Aydın'ı oyuna soktu. Kewell ile Nonda gol attı, Aydın 18 dakikalık performansıyla ve Nonda'ya yaptığı asistle beğeni topladı.

Rijkaard'ın yerinde başka bir hoca olsa ne yapardı?
Baros'un yanına Nonda'yı alır, Elano'yu çıkarırdı. Ön liberolardan(Topal-Sarp) birini çıkarıp, Kewell'ı alırdı. İşler yolunda gitmeyeceği için bitime 2-3 dakika kala Keita'yla da Aydın'ı değiştirirdi. Gol atacam derken takım savunmada açık verirdi. Sahadaki bu kadro ile gelecek gol tesadüften ibaret olurdu.